BİR ANITIN ÖYKÜSÜ

Hasan Ali Kalayoğlu

Alternative content

 

 

            Vali, karşısında asker gibi hazır ola geçmiş 50 yaşlarındaki adamın dilekçesini bir daha okuduktan sonra;
            -“Otur bakalım Mehmet Efendi. Durup dururken bu Atatürk sevgisi nereden çıktı, merak ettim?” diye sordu.
            Mehmet Efendi, henüz iliştiği koltuktan hemen kalkarak yeniden askeri duruşa geçti ve;
            -“Atatürk bizim hep aklımızdadır Vali Beyimiz. Yedi düveli önüne katıp bizi gâvurun elinden aldı ve devletimizi kurdu; onu nasıl unuturuz ki.” dedi.
            Bunları söylerken de göz ucuyla Vali’yi süzüyordu. Tavrını pek de beğenmemişti doğrusu; hele hele kendisine bakışından hiç hoşlanmamıştı ya şimdi bunları düşünmenin zamanı değildi. Şu izni bir koparabilseydi…
            Vali, karşısında ezilip büzülen adamın gerçek niyetini biliyordu; ancak bunu bir de kendisine söyletmek istiyordu. O nedenle Mehmet Efendi’ye yeniden oturması için işaret ederken konuyu biraz daha deşmeye başladı:
            -“Sen şimdi dilekçende belirttiğin yere her türlü masrafını üstlenerek Atatürk Anıtı yaptırmak istiyorsun öyle mi?”
            -“Evet efendim; yapacağım masraflar yüce Atatürk’e kurban olsun. O her şeye layık.”
            Vali, hafifçe geriye kaykılarak gözlerini Mehmet Efendi’ninkilere dikti. Ne kadar da inandırıcı görünüyordu bu gözler. Oysa dilekçe kendisine ilk ulaştığında bu işte bir bit yeniği olduğunu hemen anlamıştı. Ne yapacağını düşünürken, babasının o ilçedeki asker arkadaşı Halim Çavuş aklına gelmiş, onu arayarak biraz araştırma yapmasını rica etmişti. Güvenirdi ona, sağa sola söyleyip kendisini güç durumda bırakmazdı. Zaten kimseye söylememesi için de uyarıda bulunmuştu.
             Bir an gözü dalarak eskilere döndü. Şu anda görev yaptığı ile vali olarak atanmasının üzerinden henüz bir ay geçmişti ki, kendisini birisinin görmek istediğini söylediler. İçeri giren adam nur yüzlü bir ihtiyardı. Daha görür görmez sevmişti bu yaşlı adamı. Bu nedenle hemen yerinden kalkıp yanına gitti ve elinden tutup oturması için koltuğun yanına götürürken, görevliden de çay getirmesini istedi.
            Kısa bir sohbetten sonra yaşlı adamın geliş nedeni anlaşılmıştı; babasının Kore’den asker arkadaşıydı. O yabancı ellerde birbirlerini dayanak olmuşlar ve omuz omuza çarpışmışlardı. Rahmetli babası da oralarda yaşadığı zorlukları zaman zaman anlatır ve Halim Çavuş ismindeki bir arkadaşının kendisini defalarca ölümden kurtardığından söz ederdi. İşte o Halim Çavuş şimdi karşısında oturuyordu. Ona baktıkça sanki babasını görür gibi olmuş, gitmek istediğinde de bırakmayıp eve yemeğe götürerek ailesiyle de tanıştırmıştı. İşte o günden beri de zaman zaman bir araya gelip sohbet ederler, özellikle de babasını konuşurlardı. Bilgili, kültürlü ve sözü dinlenir bir insandı.
            Valinin ricası üzerine olayı araştıran Halim Çavuş, iki gün sonra arayarak Mehmet Efendi’nin gerçek niyeti hakkında Vali’yi bilgilendirmiş, Vali de bu kurnaz adamı tanımak amacıyla yanına çağırmıştı. Karşısında oturan ve çok safmış görüntüsü veren kişi, aslında çıkarı için gözünü kırpmadan her türlü hileyi yapabilecek şeytani bir zekâya sahipti.
            Gözlerini, Mehmet Efendi’nin biraz tedirgin bakan gözlerinden ayırmadan konuşmasına devam etti:
            -“Bak Mehmet Efendi, dilekçeni ilk okuduğumda doğrusu seni kucaklayıp alnından öpesim gelmişti. Öyle ya, o kadar masrafı göze alıp Atatürk Anıtı yaptırmak istiyordun; hele ki arkasından onca iftira atıldığı şu dönemde. Ancak, nedense içim rahat değildi ve işin içinde bir aldatmaca olabileceğinden endişe ediyordum. Bunu anlamak için ilçede senin hakkında küçük bir araştırma yaptırdım ve kuşkularımda yanılmadığımı anladım. Edindiğim bilgiye göre Atatürk Anıtı yapmak istediğin hazineye ait 250 metrekarelik arsanın hemen bitişiğinde senin beş katlı apartmanın varmış. Eğer, hazine arazisine bir bina inşa edilirse senin apartmanın önü tamamen kapanacak ve büyük oranda değer kaybedecekmiş. Derler ki: ‘Mehmet Efendi aslında Atatürk’ü hiç sevmez. Onun asıl derdi apartmanının önünün kapanmasını engellemek. Anıtı yaptırmak istemesinin nedeni de bu.’ Peki, se dersin bu işe?”
            Ne söyleyebilirdi ki, her şey apaçık ortaya çıkmıştı. Beyninden vurulmuşa dönmüş, Vali’nin bunu nasıl öğrenmiş olabileceğini düşünüyordu. Çenesini tutamamış, Atatürk Anıtı yaptırma niyetini ilçedeki birkaç arkadaşına söz etmişti. Küçük yerin gizlisi, saklısı olmazmış derler. Demek ki o ona, ondan ona derken laf yayılmış ve ispiyoncular aracılığıyla da valinin kulağına kadar gelmişti.
            Hayallerinin suya düştüğünü o an anlamış, hemen izin isteyip gitmeye davranmıştı ya, valinin onu bırakmaya hiç mi hiç niyeti yoktu. Eliyle otur işareti yaparak söze girdi:
            -“ Bak Mehmet Efendi, birilerinin dolduruşuna gelerek sana söyledikleri yalan yanlış bilgilerle Atatürk’ü sevmeyebilirsin; hatta nefret bile edebilirsin ama senin yaptığın çok daha vahim bir şey.  Sen, sevmediğin, yaptıklarını beğenmediğini hatta düşman olduğun bir insandan yararlanarak onun üzerinden kendine çıkar sağlamaya çalışıyorsun. Yani O’nu kullanıyorsun. Zaten Atatürk ne çektiyse sizin gibi çıkar gruplarından çekti. Rütbe, makam, ayrıcalık ve ekonomik anlamda istediklerini elde edemeyen ya da Osmanlı yönetimindeki çıkar muslukları kesilenler, karşısına geçip sağlığında gizliden gizliye, öldükten sonra da açıkça kuyusunu kazmaya çalıştılar. Yetmediği yerde de gerçekmiş gibi söylentiler çıkarıp iftira etmekten hiç mi hiç çekinmediler.”
            Mehmet Efendi, onun bir an duraklamasından yararlanarak koltuğun ucundaki eğreti oturuşunu sonlandırıp ayağa kalkarak yeniden gitmeye davrandı ama valinin söyleyecekleri henüz bitmemişti; bu kez onun sipsivri ayakta kalmasına aldırış bile etmeden devam etti:
            -“ Hayatım boyunca hep sizin gibi Atatürk kullanıcılarıyla mücadele ettim ve edeceğim de. Çünkü, Allah’ın sevgili kuluymuşuz ki bize böyle bir lider gönderdi, nankörlük etmeyip kıymetini bilelim. Rahmetlinin yakasını bırakın artık da mezarında bari rahat uyusun.”
            Sonra da Mehmet Efendi’nin dilekçesini buruşturup çöpe atarken son sözlerini söyledi:
            -“ O arsaya anıt manıt yapılmasına hiçbir zaman izin vermeyeceğim; beni iyi anladın mı Mehmet Efendi? Zaten yüz metre ilerde Atatürk Anıtı varmış. Hem devlet gerekli görürse alır programına ve uygun bir yere yeni bir anıt yapar. Atatürk’ün ve kurduğu devletin senin gibilerin yaptıracağı anıtlara ihtiyacı yok, anladın mı? Haydi, şimdi güle güle.”
            Vali, sinirli bir şekilde yüzünü başka yöne çevirirken, Mehmet Efendi geri geri ama hızlı adımlarla çıktı odadan. Kendini valilik binasının dışına atıp da bir bankın üstüne yığılıncaya kadar da hiç yavaşlamadı. Birkaç kez derin derin nefes aldıktan sonra düşünmeye başladı. İşi olmamıştı ama yine de ucuz kurtulduğunu düşünüyordu. Bunca çabasının boşa gitmesine üzüldüğü kadar, bu işten zarar görmeden sıyrıldığına da için için seviniyordu. Olmamıştı işte, tutturamamıştı ama onu tanıyanlar canı sağ oldukça pes demeyeceğini çok iyi bilirlerdi. Bu işin başka yöntemleri de vardı ve zamanı geldiğinde sıra onlara da gelecekti.

            ……………………………………

            Vali, Halim Çavuş’tan düğün davetiyesini aldığında, emekli olup ilden ayrılalı beş yıl kadar olmuştu. Sevimli ihtiyar, torununu evlendirecekti ve mutlaka gelmesini istiyordu. Gidecekti, gitmesi gerekiyordu, hem baba dostunun davetine gitmemek olur muydu? Zaten görüşmeyeli de yıllar olmuştu. Bu vesileyle bir araya gelip hasret giderirlerdi.
            Ailecek ilçeye geldiklerinde daha da yaşlanarak omuzları iyice çökmüş Halim Çavuş onları sokakta karşıladı. Birbirlerine öyle sıkı sarıldılar ki, gören sanki hiç ayrılmayacaklarmış sanır. Zaman belki bedenleri çökertiyor ama böylesi dostluklara asla güç yetiremiyordu…
            İki gün sonra, düğünün bitmesiyle dönmek istemişler ama Halim Çavuş bir gün daha kalmaları için ısrar etmişti. Kahvaltıyı bitirip ellerine çaylarını alarak balkona geçtiler. Yemyeşil yapraklarını güneşe siper ederek onlara serin bir gölge sağlayan asmanın henüz olgunlaşmamış koruk üzümlerine bakıyorlardı.
            Tam o sırada Halim Çavuş:
            -“Gel beyim, seni bağa götüreyim; orada küçük bir evimiz de var. Semaver yakıp lafa orda devam ederiz. Zaten çok yakın, arabaya falan da gerek yok. Şuradan gidersek yayan on-on beş dakikada varırız.” deyince hanımlara ve çocuklara arkalarından gelmeleri için haber bırakıp yola koyuldular.
            İlçe dağlık bir arazi üzerine kurulduğu için konut yapmaya elverişli arsa çok azdı ve evler bu nedenle çok katlı yapılıyordu. Sokaklar dar, trafik sıkışıktı ve ne yazık ki bu tür küçük yerleşimlerin ortak kaderiydi bu.
            Tam bir köşeyi dönmüşlerdi ki, Halim Çavuş birden durdu ve valinin kolundan tutarak hemen yanlarındaki 5-6 katlı binayı gösterdi:
            -“Şu binaya iyi bak beyim, kim yaptırmış olabilir dersin?”
            Valinin bunu bilmesinin mümkün olmadığını bildiği için de yanıtını beklemeden devam etti:
            -“Hani Atatürk Anıtı yaptırmak için dilekçe veren Mehmet Efendi vardı ya, işte o yaptırdı burayı.”
            Vali olayı tüm ayrıntılarıyla anımsıyordu. Halim Çavuş’a bakarak gülümsedi;
            -“Ne yaptırırsa yaptırsın, orası beni ilgilendirmez. Evinin önünün kapanmaması için Atatürk’ü kullanamadı ya önemli olan buydu.”
            Tam burada aklına gelmişken sordu:
            -“Ha sahi, ne oldu o arsa; ne yapıldı oraya?”
            Halim Çavuş, bir an valinin gözlerine acı dolu bir bakış fırlattıktan sonra önünde durdukları binayı göstererek:
            -“Baştan beri onu anlatmaya çalışıyorum ya evladım. O arsa işte bu binanın altıydı. Bak, arka tarafında da Mehmet Efendi’nin ilk yaptırdığı bina duruyor. Yani senin anlayacağın, Atatürk Anıtı bu evin yerine yapılacaktı.  Sen izin vermeyince allem etti, kallem etti, gitmenden de yararlanarak en sonunda buranın satılması kararını çıkarttırdı. Sonra da tek alıcı olarak ihaleye girip değerinin çok çok altında aldığı arsaya işte bu apartmanı yaptırdı. Şimdi de anıt yapılmasına izin vermediğin için yatıp kalkıp sana dua ediyormuş.”
            Halim Çavuş, olduğu yerde donup kalan misafirinin koluna girerek bağa doğru sürükledi. Vali yıkılmıştı adeta. Kendi kendine “Niçin hep böyle oluyor, niçin hep onlar kazanıyor?” diye mırıldanarak yürüyor, aynı zamanda da sorunun yanıtını arıyordu.
            Bağa kadar hiç konuşmadılar ve hemen eve geçtiler. Tatları, tuzları kalmamış, kendilerini toparlamaya çalışıyorlardı. Bu kadar olumsuzluk içinde valinin tek hoşuna giden şey ise Halim Çavuş’un bu küçücük, şirin bağ evine birkaç raflık da olsa kitaplık yaptırıp 10-15 tane de kitap koymasıydı. Vali, kitapların başına dikilip şöylesine bir göz atarken, “Düşündüren Sözler” adlı bir derleme dikkatini çekerek eline aldı. Rastgele bir sayfa açtığında da karşısına eğitimle ilgili sözler çıktı. Bunların en başında ise Montesquieu’nün şu sözü yazılıydı: "Eğitimle olabilecek şeyi, kanunla yapmaya çalışmamalıdır."
            Birden, her şey aydınlanmış, kafasındaki tüm bilinmezlikler yok olmuştu sanki. Montesquieu, ne kadar da haklıydı. Devletin kurucuları “halka rağmen halk için” diyerek zaman içinde eğitimle olabilecek şeyleri hemen gerçekleştirmek amacıyla kanunla yapmaya kalkmış ama bu arada çok önemli bir şeyi görmezden gelmişlerdi: bunların niçin yapılması gerektiğini halka anlatmak. Yöneticiler, halkın o günkü konumunu pek önemsemeden ileriye dönük hamlelerle uğraşırken, eğitimsiz halk yapılanların kendi yararına olduğunu anlamadığı için ilgisiz kalmış ve sadece izlemekle yetinmişti.
            Kısacası, yapılanlar halkın o anki temel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik değildi. Ülkenin geleceği şekillendirilirken ihmal edilen bu durum, yapılanların yüzeysel kalmasına neden olmuş ve beyinlere yerleştirilememişti. İşte bu nedenle de, halkın bizzat katılmadığı ve niçin yapıldığını da pek anlamadığı devrimler kalıcı olmamış ve zaman içinde budana budana yok edilmişti.
            Eee, bir şeylerin monte edildiği yerinden söküp alınarak yok edilmesiyle oluşan boşluğun, yıllardır pusuya yatıp uygun koşulların oluşmasını bekleyen başka birilerince hemen doldurularak yeni montajların yapılması kaçınılmaz olacaktı ve olmuştu da...
            Son dönemlerde yaşananların kısa özeti de buydu galiba…


01.08.2014

GERİ