çorum ilköğretmen okullular

 

 
BABAMI GÖRDÜM

                Öykü:
                Osman Çeviksoy

                Gidişinden tam yirmi yedi yıl sonra, bir öğle vakti, yeni açılmış bir mağazanın vitrini önünde babamı gördüm. Sağında solunda başka insanlar da vardı. Bir an göz göze geldik ve birbirimizi tanıdık. Yanılmıyordum, babamdı. Hiçbir açıklama yapmadan ansızın gidiveren, gittikten sonra da bizi hiç arayıp sormayan babam… Kısacık bir süre göz göze kaldık. Gözlerime inanamıyordum. Bunca yıldan sonra babam karşımdaydı ve onun da gözlerine inanamadığı bakışlarından belliydi. O da en az benim kadar heyecanlı, benim kadar şaşkın görünüyordu. Geçen zaman onu çok az değiştirmişti. Saçı birazcık daha seyrelmiş, şakakları birazcık daha açılmış, bıyığındaki aklar birazcık daha artmış ve birazcık daha kilo almıştı, o kadar. Bu önemsiz, küçük değişiklikler dışında, gittiği gün nasılsa, şimdi de öyleydi. Yeşile çalan gözlerinden hiç eksik olmayan gülümsemesi bile aynen duruyordu.
                İçimden boynuna sarılmak geldi.

                Beklenmeyen gidişiyle bize dayanılmaz üzüntüler yaşatsa da o benim babamdı. O beni büyüten, bana masallar anlatan, nereye giderse gitsin, hiç yüksünmeden beni de yanında taşıyan adamdı. O, öfkelenmeyen, bağırmayan, surat asmayan, bir kerecik bile kalbimizi kırmayan adamdı. Birlikte hayvan otlatmıştık, kağnıya acemi öküz alıştırmıştık, tarla sürmüştük, ekin biçmiştik, harman aktarmıştık. Çalıştığı tarlaya yakın yerlerde kendi hayvanlarımızın çobanlığını yaparken, arkadaşlarımla çelik çomak, birdirbir oynarken, hoplayıp zıplarken kaybettiğim bütün cep çakılarımı o bulur, getirir, bana geri verirdi. Yağmur yağmış, Yukarı Çay’ın suyu kabarmışsa beni sırtına alarak karşıya o geçirirdi. Geleceğe dair en güzel hayalleri onunla kurmuştuk. Ben, onun gibi çorak toprağa bağlanıp kalmayacaktım.  Okuyup adam olacaktım. Sıcacık, tertemiz dairelerde çalışacaktım. Kaloriferli evlerde oturacaktım. Ütülü pantolon, beyaz gömlek giyecek, kravat takacaktım. Aylığım olacaktı. Aylığı olan, akıllı, güzel bir kızla evlenecektim. Çocuklarımız olacaktı. Gül gibi geçinip gidecektik. Babam, annemi de yanına alıp arada bir torunlarını sevmeye gelecekti. Üç beş gün, bir hafta bizde kalacaklar, rahatımızı, huzurumuzu, mutluluğumuzu yakından görecekler, onlar da rahat, mutlu, huzurlu olacaklardı. Emekliliğimizde de sıkıntı çekmeden gül gibi yaşayacaktık…

                Babam gidince çevrem boşalıvermiş, kendimi yapayalnız hissetmiştim. Yokluğuna bir türlü alışamamıştım. Onu çok özlemiştim ve ona bir gün kavuşacağıma inanıyordum. İşte o bir gün, bu gün olmalıydı. Boynuna sarılıp “Babam!” demeyi, böylelikle ona (annem gibi) kırgın olmadığımı, nasıl bıraktıysa öylece kaldığımı, onu, o günlerdeki kadar çok sevdiğimi anlatmak istiyordum. Bu isteğimi cümlelere dökemesem de tavrımla, davranışlarımla ona hissettirmek istiyordum.

                Tuhaf bir duyguyla, belki de aşırı heyecandan, ona sarılmak yerine ellerimi yüzüme kapattım. Ellerimi yüzümden çekip gözümü açtığımda o yoktu. Az önce vitrine bakan insanlar arasındayken o şimdi yoktu.
                Bir anda nereye giderdi?
                Gidenlerin ardından baktım, o değillerdi.
                Yoktu.
                Hâlbuki ona ne çok anlatacaklarım vardı. 

                Sana anlatacaklarım vardı baba! Hani bize her konuk geldiğinde “bir eviniz olsa” derdin ya… Eski de olsa, küçük de olsa, bizi kiracılıktan kurtaracak bir evimizin olmasını hep isterdin ya… Oldu baba! Sen görmedin ama bizim bir evimiz oldu. Kiracılıktan kurtulduk. Duvarlarına korkusuzca tablolar asabildiğimiz, kapı arkalarına askılıklar çakabildiğimiz bir evimiz oldu. Ne var ki seni bu evde bir gün bile ağırlayamadık. Ne kadar sevineceğini bildiğimiz hâlde sana, ev sahibi oluşumuzun haberini bile veremedik. Çünkü sen bizim bilmediğimiz, ulaşamadığımız, doğrusu pek de ulaşmayı istemediğimiz bir yerlerde yaşıyordun.

                Evden sonra arabamız da oldu baba. Daireme arabayla gidip geldim. Yaz tatillerinde köye arabayla gittim. Yanında olduğum zamanlar, gideceği her yere annemi arabayla götürdüm. Akraba, arkadaş, komşu, tanıdık, kim denk gelirse, uzak yakın demeden gidecekleri yere arabamla bırakıp hayır dualarını aldım. Bir sana ulaşamadım baba. Bir seni gezdiremedim arabamla. Bir sen çok uzaklardaydın. Keşke bizi terk etmeseydin baba!

                Hani sana şapkalı dede diyen torunların vardı ya, büyüdüler. Okullarını bitirdiler, askerliklerini yaptılar, evlendiler, ev bark, çoluk çocuk sahibi oldular. Şimdi benim de torunlarım var baba. İnanmakta zorlanacaksın ama beş yıldır ben de dedeyim, ben de torun seviyorum. Tıpkı senin anlattığın gibi torun baldan tatlıymış baba. Dede olunca seni daha iyi anladım, seni daha çok özledim! Torunların seni görünce şımarırlardı ya, benim torunlarım da beni görünce şımarıyorlar. Aslında şımaran da şımartan da yok; annelerine, babalarına öyle geliyor… Tıpkı yıllar önce bize öyle geldiği gibi… Keşke torunlarımla tanışsaydın. Onlara “İşte beni yetiştiren sabırlı, güzel adam bu!” demeyi ne kadar çok isterdim…

                Bilmediğin bir şey daha var baba! Sen gitmeden önce başladığım işe sen gittikten sonra da devam ettim ve emekli oldum. Şimdi kızlarından ayırmadığın gelinin de ben de emekliyiz. Tıpkı çocukluğumda beni yönlendirdiğin hayallerdeki gibi… Çok rahatız, çok huzurluyuz, çok mutluyuz ama sen yoksun baba! Birlikte hayalini kurarken bile heyecan duyduğumuz güzellikleri şimdi bir bir yaşıyoruz ama sen yoksun. Sana ilk maaşımdan ucuz bir beyaz gömlek alabilmiştim, emekli ikramiyemden neler neler alacaktım baba! Keşke bizi terk etmeseydin…

                Ellerimi yüzümden çekinceye kadar kaybolmasaydın sana soracaklarım da vardı. Annemle görücü usulüyle evlendiğini biliyordum. Evlendiği kızın yüzünü, ilk kez gelin duvağını kaldırınca gören bir adam, nasıl olur da bu kızı Mecnun gibi Kerem gibi Ferhat gibi sevebilirdi? Ve nasıl olur da düğün gecesinden önce bir kere bile görüşüp konuşmadığı bu kıza kendini, Leyla gibi Aslı gibi Şirin gibi sevdirebilirdi? Ve yine nasıl olur da bu karşılıklı ölümsüz sevgi ve bu ölümüne bağlılık, eksilmeden, yıpranmadan, alışkanlığa dönüşmeden yıllar yılı devam edebilirdi? Hadi biz bir yana, annemi nasıl bıraktın, annemi nasıl ezdin de gittin baba?

                Annem o günden sonra ha var, ha yok! Nefes alıyor, bakıyor, yürüyor, konuşuyor, sağlığı da yerinde ama annem yaşamıyor baba! Annemin dünya hayatı senin gidişinle bitti. Biliyor musun, arkandan tek damla gözyaşı döktüğünü görmedim. Bunca yıldır senden hiç söz etmedi. “Kuru fasulyeyi etli pişirseydim aç kalırdı.” demedi. “Ayranın süzme yoğurttan yapılmışını severdi.” demedi. “Karşısında ben olmayınca, karnını doyurmak bir yana sofraya bile oturmazdı.” demedi. “El kadar kızken geldim, dayağını yemedim, azarını işitmedim, gönlümü hiç kırmadı.” demedi. Annem senden hiç söz etmedi, seni bize hiç anlatmadı baba! Biz sözü sana getirmişsek o ısrarla değiştirdi. Beklenmeyen gidişinle annemi müthiş küstürdün baba! Annemi yalnız kendine değil, bize değil, çevresine değil, hayata küstürdün. “Her şey yalanmış!” diyor, başka şey demiyor. Her şey yalan mıydı baba?

                Her şey yalan olsa da yirmi yedi yıl aradan sonra seni ilk kez Kızılay’da, yeni açılmış bir mağazanın vitrini önünde gördüğüm gerçekti. Kısa bir süre bakıştığımız gerçekti. Ellerimi yüzümden çekip gözlerimi açıncaya kadar kaybolduğun gerçekti.

                Anneme bundan niçin söz etmedim, biliyor musun baba? Taşınamaz yüklerin altında bırakarak gittiğin, seni uçan kuştan esen yelden esirgeyen, seni iki gözünden esirgeyen, senin eline kıymık batsa yüreği yanan, ciğeri dağlanan kadına seni bir vitrine bakarken gördüğümden niçin söz etmedim biliyor musun? O kadının sana karşı duyduğu sevgiye, bağlılığa saygım olduğu için… Onu bir kere daha yıkmamak, yerle bir etmemek için… Annem olduğu için, ona kıyamadığım için senden söz etmedim.

                “Babamı gördüm!” desem, eminim ters ters yüzüme bakacaktı. Ağzını açıp tek kelime söylemeyecek ama nerede, ne zaman, nasıl gördüğümü merak edecekti. Hiç ilgilenmiyormuş gibi yaparak anlatmamı bekleyecekti. “Babamı geçen hafta Kızılay’da, yeni açılan bir mağazanın boy boy aynalarla süslenmiş vitrinine bakarken gördüm. Hiç değişmemişti, bizi bırakıp gittiği günkü gibiydi.” desem, bir bahaneyle kalkıp odasına, mutfağa, balkona ya da komşuya gidecek, güya tavrını koymuş olacaktı. Ne var ki içten içe de bu olağanüstü karşılaşmanın her ayrıntısını merak edecekti. “Beklemediğim bir anda göz göze gelince heyecanlandım, hayretler içinde kaldım, ne yapacağımı bilemedim, ellerimle yüzümü kapatmışım anne. Ellerimi yüzümden çekip gözlerimi açtığımda o yoktu. Vitrine bakan herkes oradaydı ama o yoktu. Az önce durduğum yerde durup aynalarla süslenmiş vitrine tekrar baktım.” desem bile devamını anlatamazdım. “Babam yine karşımda, aynanın içindeydi ve bana bakıyordu. Göz göze geldik ve bu kez uzunca bir süre göz göze kaldık.” diyemezdim.
                Diyemezdim baba!

                Çünkü aynanın içindeki sen değildin ve bana bakmıyordun. Aynanın içindeki bendim ve ben aynaya bakıyor, aynada kendimi görüyordum. Dönüşü olmayan yolculuğa çıkışından yirmi yedi yıl sonra ben ne kadar da çok sana benzemiştim baba! Bunu, vitrine ikinci bakışımda keşfettim. Sonra her tıraş oluşumda, her kravat takışımda kısacası her aynaya bakışımda seninle yüz yüze geldim.

                Seni çok özledim baba!
                Bunları anneme anlatamam…
                Anlarsın ya sır…

GERİ

Corumio
26.03.2016