çorum ilköğretmen okullular

 

 
YÜREĞE SEVGİ GEREK

                Öykü:
                Osman Çeviksoy

                Davetsiz geldi, selamsız oturdu. Merhaba demesini bekledim, demedi. Hafifçe başını eğdi, uzağı net görmeyen gözlerini yere dikip düşünmeye başladı. Saatler geçti, konuşmadı.

               Kendiliğinden konuşmayacağını anlayınca:
               “Yine ne var?” diye sordum.
               Başını yavaşça kaldırdı.
               Kaşları çatık, suratı yıkıktı.
               Küskün gözleriyle yüzüme baktı.
               Ağlamaklı, acındıran bir sesle:
               “Ben insanım!” dedi.

               Bu kez alay etmedim. " Sana insan değilsin diyen mi var? demedim. İşlerimin çokluğunu bahane ederek başımdan savmadım. "Bir insan, bir başka insana defalarca insan olduğunu söyleyip defalarca kovulmuş, alay edilmiş, sonra tekrar gelmişse..." diye düşündüm. Nükte yapmak istese başka sözler bulurdu. Hem nükte ağlamaklı, acındıran bir sesle yapılmaz ki… Üstelik kolay kolay gülmediğimi, her sözden hoşlanmadığımı, hele de ölçüsüz tartısız sözlerden nefret ettiğimi iyi bilirdi. Buna rağmen gelip karşıma oturmuşsa mutlaka bir derdi vardı.
               “Elbette insansın.” dedim.

               Yüzünün şekli hiç değişmedi. Kaşları yine çatık, yine küskün, yine kırgın... Aynı içli sesle sordu:
               “İnsan olduğuma göre anlaşılmak hakkım değil mi benim ?”

               Doğrusu pek anlamadım. Hangi konuda, nasıl anlaşılmak istiyordu? Anlaşılmaktan kastı neydi? Bunun, benimle ne ilgisi vardı? Ayrıntılar üzerinde durmadan:
               “Hakkındır.” dedim.
               “Ben de öyle biliyordum.” dedi.
               Ve sustu.

               Yine başını eğdi, yine gözlerini yere dikti, düşünmeye, başladı. Bu kadar mıydı? Bunun için mi haftalarca peşimde dolanmış, olur olmaz zamanlarda karşıma çıkıvermişti? Ne garip ne muamma bir adamdı.

               Baştan yüz verdiğime pişman oldum. " İşin yok mu senin, hadi git, git de yazımı yazayım!" diye kovmak geçti içimden. Sonra " Biraz daha sabredeyim." diye düşündüm. Konuşmaz yahut kalkıp gitmezse o zaman kovardım.
Bekledim.

               Ne kalkmaya niyetliydi, ne konuşmaya, öylece oturuyordu. Yerde ne görüyorsa hep yere bakıyordu. Ama nasıl bakış; kıpırdamadan, göz kırpmadan, hatta nefes almadan, ölü gibi, hayal gibi...

               Hayli gerilmiş sinirlerimi yatıştırmaya çalıştım. Kovmak en son çare olmalıydı. Mademki "İnsansın!" demiştik bu akşam, mademki "Senin de anlaşılmaya hakkın var!" demiştik, bir kediyi kovar gibi kovmak doğru değildi. Önce başka yollar denemeliydim.

                “İnsansın!” dedim. “Senin de her insan gibi anlaşılmaya hakkın var. Tamam mı?”
               Durumunu hiç bozmadan, zor duyulur bir sesle:
               “Tamam!” dedi. “Ben de öyle biliyordum.”

               Öyleyse kalk git demeye getirerek öksürdüm. Gitmeyince masayı en rahat çalışabileceğim şekilde güya yeniden düzenledim. Kül tablasını boşaltıp geldim. Sigara yaktım. O gelince yarım kalan yazımın son cümlesini "Görüyorsun ki vaktim yok, çalışmak zorundayım!" tavrıyla silip yeniden yazdım. Anlamadı. Yahut anlamazlıktan geldi, kalkmadı. Anlaşılmaktan söz eden bir insan bu kadar anlayışsız olur muydu? Bir değil, iki değildi bu. Hangi akşam kafamda olgunlaştırdığım yeni bir konuyu yazmaya otursam, o da geliyor, sinir bozucu suskunluğuyla karşıma oturuyordu. "Ben insanım." diyordu. Tamam, anladık insansın da bana ne senin insanlığından? İnsanın insanlığı, ötekilerin farklı durumu, herkesin meziyeti kendinedir. Bana ne kardeşim? İnsansın diye çalışma saatlerimi, olgunlaşmış konularımı elimden almaya ne hakkın var? Sen insansın diye artık yazmayalım mı, okumayalım mı, arada bir kafamızı dinlemeyelim mi?

               Bütün sinirlerim altüst olmuştu. Titriyordum. Çare yok kovacaktım. Bu defa öyle bir kovacaktım ki, bir daha vakitlerimi ve konularımı çalmak, çürütmek bir yana, yakınımdan dahi geçemeyecekti.

               Öfkeyle sıktığım yumruğumu masaya vurdum. 

               Çalışma odam, içerde silah patlamış gibi gümbürdedi. Duvarlar sarsıldı. Tablolar sallandı. Pencere ses verdi. Onda ses yok... Sadece başını kaldırdı. Öyle birden bire değil, her zaman olduğu gibi yavaş ve sakin... Hâlbuki masaya indirdiğim yumruk söyleyeceklerimin ana fikri sayılırdı. Anlaması gerekirdi. Endişelenmesi, korkması, kalkıp gitmesi gerekirdi. Hiç değilse yıkık suratındaki çizgilerin birazcık değişmesi gerekirdi. Maale­sef en küçük bir değişme olmadı. Sadece başını kaldırdı, öfkeli gözlerime sakin sakin bakmaya başladı. Sanki hiçbir şey olmamıştı. Sanki ben sinirden titremiyordum...

               Sesimin en öfkeli, en yüksek, en kırıcı tonuyla:
                “Hayır! Sen insan değilsin!” diye haykırdım.
               İşte bu sözü duyunca gözleri hayretle büyüdü, Kaşları kalktı. Yüz hatları değişti. Şaşırdı. Sarsıldı. Hızlı hızlı solumaya başladı. Ondaki bu değişiklik doğrusu beni de etkiledi ama sinirlerimi yatıştırmadı. Öfkesi, kırıcılığı birazcık azalmış bir sesle ikinci defa:
               “Sen insan değilsin!” dedim.

               Gözleri yuvasından fırlayacak gibi oldu. Yüreğinin hızla çarptığı belliydi. Uzak bir yerden koşarak gelmiş insanlar gibi nefes alıp veriyordu. Yüzü kızarmış, elleri titremeye başlamıştı. Ve durmadan yutkunuyor, boğazındaki düğümü indirmeye çalışıyordu. Haftalardır değişmeyen bir insanın bir anda böylesine değişivermesi beni şaşırtmakla kalmamış sonunda öfkemi de yatıştırmıştı. Artık gitmesini istemiyordum. Ne istediğimi bilmiyordum ama artık gitmesini kesinlikle istemiyordum.
               “Ben insanım!” dedi titreyen sesiyle.
               Gözleri doldu.
               Başını eğince iki damla yaş düştü yere.
               Ağlıyordu.
                “Ben insanım!” dedi tekrar.
               Sesi ellerinden çok titriyordu. Sesi gözlerinden çok ağlıyordu. Sesi içten yalvarışlar kadar samimi, ninniler kadar sıcak, inleyişler kadar acılıydı.

               Beklenmeyen bir çeviklikle ayağa kalktı. Dimdik durup bir süre beni seyretti. Sonra hakkı yenilmiş masum insanların kahırlı sesiyle:
               “Bak! İyi bak!” dedi.

               Ardından her kişinin yapamayacağı bir işi yaptı: Parmaklarını sol göğsüne sokup ikiye ayırdı ve bana yüreğini gösterdi. Heyecandan, belki biraz da korkudan gözlerim perdelenmişti. Belki bunların ikisinden de değil, gafletten perdeliydi gözlerim. İyi, göremediğimi anlayınca göğsünden yüreğini çıkardı, masanın üstüne bıraktı, yerine oturdu.
Müthiş bir şeydi bu? Yüreğin sağlam yanı kalmamıştı.

               Yürek kırıklarla, çatlaklarla doluydu. Yine de çalışıyordu. Kırıklarından, çatlaklarından kan sızdıra sızdıra çalışıyordu, inanılmaz bir şeydi bu. Yürek çalışıyordu.

               Üzerine eğilip dikkatle baktım. Kırıklardan, çatlaklardan bir kısmı sonradan tamir edilmeye çalışılmıştı. Fakat çoğu kapatılamamıştı. Kan, sızmaya devam ediyordu. Kapatılabilen kırıklar çatlaklar kan sızdırmıyordu ama onların da sonradan yapıldıkları belliydi. Değişik renkli sıvalar vurulmuştu. Orijinali kadar sağlam görünmüyorlardı. Hele bazıları; küçücük bir darbeyle yeniden açılıverecekmiş gibiydi...

               Ağlayan adam:
               “Gördün mü, insanım ben!” dedi. “İnsan olmasam bu yürek bu kadar kırılır, incinir miydi?”

               Ne diyeceğimi bilemedim.
               Yüreği parça parça olmuş bu zavallı adama şimdi acıyor, söylediklerimden, kaba davranışlarımdan dolayı utanç duyuyordum. Mahcup ve perişandım, Yine de büyük bir merakla dedim ki:
               “Bu yüreği bu hale kimler getirdi?”
               Adam gözlerindeki yaşı sildi. Gülümsemeye çalıştı. Acıyla da olsa gülümseyebildi.
               “Kim olacak?” dedi.   “Sevdiklerim... Canım kadar, ciğerim kadar sevdiklerim...”
               “Peki, hâlâ onları seviyor musun?” dedim.
               Adamın gözleri bir daha doldu:
               “Sevgisiz yürek yaşar mı?” dedi. “Hele de şu hale geldikten sonra sevgisiz yürek yaşar mı? Onları daha çok seviyorum. Canımdan ciğerimden daha çok seviyorum. Yüreğe sevgi gerek...”

               "Canından, ciğerinden çok sevdiklerin kimlerdir?" diye soracaktım, vazgeçtim. Belliydi çünkü. Doğduğundan beri hep aynı yüreği taşıdığına göre çocuklukta, gençlilikte, orta yaşlılıkta kimleri canı ciğeri gibi seveceği belliydi: Annesi, babası, arkadaşı, -olmuşsa- sevgilisi, sonra karısı, çocukları...

               Kırk yerinden yamanmış, yüz kırk yerinden yaralanmış, her vuruşta kan sızdıran yüreğe baktım yeniden. Ne güzel ne ahenkli çalışıyordu. O kadar yaraya yırtığa rağmen içini göstermiyordu. Belli ki, sırlarla doluydu.
               “Sevdiklerin sana hiç mi acımadılar?” diye sordum.
               “Acıdılar.” dedi. “Fakat anlamadılar beni. Çoğu zaman da yanlış anladılar. Yanlış anlaşılmak daha kötü...”

                              Yüreğin üst kısmında yuvarlak büyük bir yara vardı ki en fazla kan oradan sızıyordu. Ta ilk bakışımda dikkatimi çekmişti.
               “Sır değilse söyle.” dedim. “Şu yarayı kim açtı?”
               Söylemesem olmaz mı der gibilerden yüzüme baktı. Israr edince dayanamadı.
               “O daha yeni.” dedi. “Bir yumruk yarası o...”

               Bu sözden sonra durmadı. Kanayan yüreğini alıp yerine koydu. Davetsiz gelip selamsız oturuşu gibi, izinsiz kalkıp vedalaşmadan gitti.
               Kimi anlattım ben?
               "Bir ben vardır bende benden içeri." diyen yiğit kimdi?

GERİ

Corumio
26.03.2016
web page hit counters codes Free