çorum ilköğretmen okullular

 

 
SİTEM

                Öykü:
                A Kadir Dedeoğlu

               Sokağa girdiğinde, her akşamki gibi sokağın çocukları yine başına çullanmış, yine birçok soru ile karşılamışlardı O’nu. O, hepsinin sorularını bıkmadan yanıtlamış, anlaşılıp anlaşılmadığını bile sınamıştı. Sona kalan Ufaklığın bu günkü sorularını da yanıtladıktan sonra, sevecen bir hareketle, kara, kıvırcık saçlarını dideleyip eve yöneldi. Yan binanın giriş kat penceresine baktı kaş altından. Ayşe oradaydı, tül perdenin arkasında… Bir şeyler oldu, içi titredi, üç adımda girdi apartmana… Kaçtı… Karışık duygularla, tam zile basacakken annesi açtı kapıyı gülen yüzüyle.
               Mis gibi tarhana çorbasının kokusu her şeyden baskın, karşıladı onu…

               Evlerinin iki göz odasından birisi, çocukluğundan beri O’nundu. Odasını matematik kadar seviyordu. Odasına girince, dışarısı ile tüm bağı kopar, sabaha dek, tek bir problemle uğraşırdı zaman zaman… Annesinin biraz nefeslensin diye masasına bıraktığı çayı bile, ancak saatler sonra fark ettiği olurdu… Penceresini açıp baktığında, karşısında ne olduğunu bilemeyecek kadar dışarısı ile ilgisi kalmazdı… Babası öldüğünde onlara bu evi, küçük emekli maaşından arta kalanı ve biraz da borç bırakmıştı. Annesinin dediğine göre tek tutamakları da bu evdi. Köyde hiçbir şeyleri yoktu. Zaten köyle bağları da kalmamıştı. Bu yüzden kaç yıldır, üçüne beşine bakmadan yapabilecekleri her işe koşmuşlardı ana oğul... Şimdilerde iyi idiler. O üniversiteye başladığında borçları da hemen hemen bitmişti. Matematik öğretmeni olacaktı iki yıla… İlkokul öğretmeninden kalma bir sevdaydı matematik… Hele hele matematik öğretmenliği…  Odası, fakültenin ders kitaplarından başka, her türlü matematik kitabı, dergileri, broşürleri ile doluydu. Annesi bir anlam veremese de, sesini çıkarmaz, hatta içten içe gurur bile duyardı kitapların bolluğundan…

******

               Çocuklar O’nu yine yakalamışlardı her akşamüzeri olduğu gibi. Bir küme oluşturmuşlar, itişe kakışa anlatılanı dinlemeye çalışıyorlardı. O eline tutuşturulan defterde, gösterilen soruyu, bağırarak çözmeye çalışırken, çevresiyle hiçbir bağı kalmıyordu. Oysa O, hemen her akşamüzeri çocuklarla böyle ilgilenirken, mahallenin yaşlılarından kimi kişiler, durumdan farklı anlamlar çıkarıyorlardı. Bir Üniversite öğrencisinin, mahallenin çocukları ile bu kadar yakın olması, onlarla bu kadar ilgilenmesi hiç de hoş değildi onlara göre…

               En çok rahatsız olanlardan birisinin evi aynı sokaktaydı. Bir akşam, şekilsiz sakalı ve itici bakışı ile kümelenmiş çocukların yanından geçerken dayanamadı, bastonuna yüklenip, ayakları üzerinde yükselerek boynunu uzattı, çocukların üzerinden O’nu gördü… Meraklandı… ‘Her gün her gün çocukları başına toplayıp ne anlatıyordu bu böyle… Hep matematik olacak değil ya… Araya bir şeyler de sıkıştırıyordu mutlaka…’ Bir süre dinledi, bir şey anlamadı… Homurtuyla, kararlı ve hızlı adımlarla evine yöneldi…

               Üniversiteliyi sevmezdi zaten. Onlar ona göre zararlı insanlardı. Vatana yararlı bir düşünceleri de yoktu. Bir gün sohbet anında bir komşu, laf nereden geldiyse, “Her harekette bir bereket vardır” demişti de, hiç ilgisi yokken, “Öğrenci hareketlerinden ne bereket bekliyorsun” diye köpürüp terslemişti zavallıyı… Hem tipleri de bir başkaydı. Saç, bıyık…

               Öfkesi, bütün duygularının önündeydi. Yaşından beklenmeyen çeviklikle merdivenleri tırmanıp kapıya ulaştı… Öfkeyle zili çaldı. Kendisine kapıyı açan karısını kenara iterek doğru telefona gitti. Öfkeden titreyen parmakları ile rakamları çevirdi. Acımasızdı ve kendince haklıydı. Öyle ya, ihtilal bunların yüzünden yapılmamış mıydı? Çirkin sesi salonu doldurdu.

               -Aluu. Polis mi?

******

               Zaman gece yarısını çoktan geçmişti. Bir problemle cebelleşiyordu yine. Annesini de uyku tutmamıştı. Kalktı iki bardaklık çay yaptı oğluna. Şikâyeti yoktu hayattan… Şükretti…

               Tam da bardağı masaya koyarken kapı çaldı olanca zamansızlığı ile… Ürperdi…  Gecenin sessizliğinin ve zamanın sevimsizliğinin tedirginliği ile ayakuçlarında, kapıya yaklaştı. Korku sesine dolanmıştı… Fısıldar gibi seslendi…
               -Kim o?

               İçerdeki ses ne kadar ürkek, ne kadar bilinmezliğin tedirginliğinde, ne kadar umarsız, ne kadar cılız ise, dışarıdaki ses o kadar kararlı ve o kadar ürkütücü idi…
               -Aç. Polis…

               Eli kapıya gitmedi açmak için. Komşulardan duydukları vardı aklında. İhtilalden önce, ne yaptılarsa, şimdi alıp götürüyorlardı gençleri. En çok da öğrencileri… Oğlu için hep çekinirdi de kimseye bir şeyler diyemezdi. Biliyordu oğlunun polislik bir şey yapmayacağını ama belli de olmazdı. Birisi bir şey söyler, o gerçek olur, alır götürürler. Dinledikleri böyleydi.

               Oğlu için geldikleri belliydi. Kapıyı açmak istemiyordu, ama ne yapacağını da bilemiyordu.  Kısacık zamanda binlerce plan yaptı saçma sapan da olsa. Dışarıdaki ses sabırsızdı. Umarsız, kenara çekildi, anahtarı çevirdi… 

               Kapı açıldığında içeri kaç kişi daldı bilemedi. Gürültünün arasında sesini duyan bile olmadı. Kapının yanında küçücüktü. Yok gibiydi... Zorla kendisini toparlayıp, salonun kapısına geldi. Birisi oğlunu yüzükoyun yere yatırmış, dizi ile beline bastırırken, bir başkası kelepçe takıyordu ellerine arkadan. Diğerleri evin her yerini döküp dağıtıyorlardı. Dünyası yıkıldı. Attığı çığlığa bozuldular. Bağırmamak için elleri ile ağzını kapattı. Sustu. Boğulacak gibi oldu, olduğu yere düştü. Birisi kucaklayıp koltuğa bıraktı eline bir bardak su tutuşturarak... Kısa zamanda el sürmedikleri yer bırakmadılar. Sonra, hiçbir şey söylemeden oğlunu, tek varlığını, tek tutamağını alıp çıktılar.

               Kendisini sürüklercesine peşlerinden sokağa çıktı. Sokağı tutmuş sayısız kişi arabalarına doluşuyordu. Aralarında oğlunu aradı, şaşkın, ıslak gözleri ile. O, elleri kelepçeli, arabalardan birisine çoktan bindirilmişti bile. Ne söyleyeceğini bilemiyordu ama yetişebildiği birilerine bir şeyler söylemek istedi. Oralı bile olmadılar…  Arabalarına binip, öndeki arabalara yetişmek için, gecenin sessizliğinde, büyük bir gürültü ile sokağı terk ettiler.

               Arabaların ardından koştu bir süre, umutsuzca, yetişemeyeceğini bile bile…  Vazgeçti, bir daha yeltendi, olmadı… Ne yapacağını, nereye gideceğini, kime ne diyeceğini şaşırdı, yığıldı kaldı yolun ortasına… Hiçbir şeye anlam veremiyordu… Komşularından dinledikleri tam da böyleydi. Ürperdi. Gecenin serinliğine sinir bozucu sessizliği eklenmişti. Yakından geçen Samsun yolunun homurtusu bile ulaşamıyordu kulaklarına. Perdenin kenarından, kapının ırığından izleyenler,  yataklarına dönmüştü bile… Yapayalnızdı şimdi gecenin boşluğunda… Sokağın ortasında…

               Kafasında onlarca bilinmez ile uzunca bir zaman öylece kaldı. Üşüdüğünü fark etti. Gözlerini silerken, gecenin son yıldızlarını gördü belli belirsiz… Gün ışıyordu… Kolları yana düştü, boynunu büktü, yukarılara baktı. Çok yukarılara…  Sesinde umarsızlığın sitemi vardı;
               -E ben sana ne deyim…

               Kollarından destek alarak doğruldu. Üzerini silkelerken çevresinde hiçbir canlı belirtisinin olmadığını fark etti. Sanki herkes onu bırakıp bilinmez bir yerlere gitmişti. Sanki koca dünyada tek başınaydı…  Hem çevresinde birilerini görmek istiyordu yalnızlığını saklamak için, hem de durumunu kimse görsün istemiyordu, ar ediyordu kendince. Çelişki içinde komşu pencereleri taradı göz ucuyla. Erkendi. Bütün perdeler kapalıydı henüz. Bitkin adımlarla, içi bomboş evine doğru yürüdü. Apartmana girerken Ayşe’yi gördü pencerede. Mahcup, meraklı gözlerle bakıyordu. Aldırmadı. Oysa kaç kez rüyasında gelini olarak görmüştü onu…

               Dairesinin kapısı açıktı. Girdi. Her şey o kadar dağınıktı ki... Bakındı, ne yapacağını bilemiyordu. Yakınındaki koltuğa bıraktı kendini. Hiçbir şeye anlam veremiyordu.  Başını elleri arasına aldı, aklına gelebilecek her şeyi düşündü kısacık zamanda. Hiçbir çıkar yol bulamıyordu. Umarsızlık delirtiyordu onu. Daha fazla dayanamadı. Yumdu gözlerini, sıktı yumruklarını, önce başını yumrukladı sakınmadan,  sonra göğsünü...  Bağıramadı bir türlü. Parmaklarını saçlarına geçirip, başı avuçlarında, sallandı ileri geri sessizce. Uğundu kaldı. Kabullenemiyordu olanları. İçlendi. Boğazındaki düğüm gevşedi bir zaman sonra. Usul usul ağlamaya başladı. Sıktı kendini. Ağlamak istemiyordu ama direnemedi... Hıçkırıklar geldi peşinden ve daha fazla tutamadı, bıraktı kendini... Sarsıla sarsıla, bağıra bağıra, ağladı…  Haksızlığa, umarsızlığa lanet okuyarak, haykırarak ağladı…  

               13.04.2013

GERİ

Corumio
22.04.2016
good hits