ÖLÜM YOLCULARI…
Yazan:
Osman Çeviksoy
Yusuf Çavuş, sorumluluk alanını denetlerken Erhan’la Mustafa’ya da uğradı. Elinde rulo haline getirilmiş bir gazete vardı.
“Ne haber Kâtip?” dedi Erhan’a.
"Sınavlara hazırlanıyorum Yusuf Abi!" dedi Erhan."
"Ne sınavı? Okul bitmedi mi?"
"Ortaokul bitti. Ben öğretmen okulunun yatılı ve gündüzlü sınavlarına hazırlanıyorum. Bazen de şiir hikâye falan yazıyorum."
"Yaz Kâtip! Başarılar…"
Sıkı rulo yapıldığı için kısa bir sopaya benzeyen elindeki gazeteyi uzattı.
"Al, Çorum gazetesi. Yazıhaneye gelmişti, okursun diye sana getirdim."
Erhan, memnuniyetle aldı ve teşekkür etti.
"Kâtip be!" dedi. "Sen ne zaman gazetelerde yazacaksın?"
Erhan’la konuşmaktan hoşlandığı için öylesine soruvermişti.
"İstesem hemen!" dedi Erhan.
Yusuf Çavuş’un gözleri büyürken dudakları gerildi. İçinden "Bak hele!" deyişi yüzüne yansıdı. Hem sevinmiş hem hayretle karşılamıştı. Gazete okurdu ve gazete yazarlarını büyük yazarlar olarak bilirdi.
"Sahi mi diyorsun Kâtip?" diye sordu sesinin şakacı tonuyla.
Erhan’ın geri adım atması demek Yusuf Çavuşun ona karşı duyduğu saygıyı kaybetmesi, en azından azaltması demekti.
"Gerçekten!" dedi. "İstesem hemen yazabilirim."
Çavuşun çok fazla inanası gelmedi. Aşırıya kaçmayan alaycı bir tavırla güldü. Yine de sesinin biraz ciddi biraz da şakaya yatkın tonuyla:
"İste be kâtip!" dedi. "Bizim de tanıdığımız gazeteci bir yazar olsun!"
Gitti.
Erhan, bıraktı sınava hazırlanmayı, altı sayfalık "Çorum Ses"in duyurularına kadar her yerini okudu. Birinci, dördüncü, beşinci sayfalar haber ağırlıklıydı. Son sayfa tamamen spora ayrılmıştı. Asıl onu ilgilendiren sayfalar, düşünce, kültür, sanat ağırlıklı ikinci ve üçüncü sayfalardı. Bu sayfalarda Çorumlu şair ve yazarlardan şiirler ve denemeler vardı. İlk sayfa dışındaki bütün sayfalarda duyuru ve reklâmlar oldukça fazla yer tutuyordu. İlk sayfadaki "Mahmut Ziya" imzalı yazı, güncel, sert ve ses getirecek bir yazıydı. Yazıda, Çatak mesire yerinin açılışında belediye başkanı başta olmak üzere resmî kişiler tarafından yapılan taşkınlıklar kınanıyordu.
Şiirlere, denemelere tekrar tekrar göz attı. Erhan’ın şiirleri kadar güzel olmayan şiirler de vardı. Denemelerden kimilerinde noktalama hataları, cümle bozuklukları buldu. Kendine güveni arttı. Yazılarını, gazetede çıkabilir mi, çıkamaz mı diye denemeye karar verdi. Eti Kovanı’nda çıkan bütün hikâye ve şiirlerini diğerlerinden ayırdı. Onların içinden de "Ölüm Yolcuları" adını verdiği uzun bir hikâyeyi ayırdı. Şansını önce bu hikâyeyle deneyecekti. Kabul görürse ardından diğer hikâyeler ve şiirler gelecekti. Kafasına takılan konuları günlük yazılar biçiminde yazmayı bile düşünüyordu. Hem ders çalışabilir hem de haftada iki yazı yetiştirebilirdi. Ders çalışmak zorunda olmasa her gün bir yazıyı hiç zorlanmadan yetiştirebilirdi.
Onun için önemli olan yazarlık değil öğretmen okulu sınavıydı. Okulun yatılısını kazanamazsa tahsil hayatı tehlikeye düşebilir, hatta sona erebilirdi. Miras paylaşımından sonra babasının ev kirası ödeyecek, üst baş alacak, cebine harçlık koyacak gücü kalmamıştı. İlle de öğretmen okulu, ille de yatılısı olmalıydı.
İşten sonra yeni çıkmaya başlamış sakalını tıraş etti, giyindi, saçını taradı "Ölüm Yolcuları"nı alıp gazeteye gitti. Yeri kolaydı. Çorum’un orta noktasındaki Saat Kulesi karşısında postanenin hemen arkasındaydı. Kocaman "Çorum Ses" tabelası ana caddeden bile görünüyordu. Ancak kapısı kilitliydi. Geç kalmıştı. Ertesi gün işe giderken "Ölüm Yolcuları"nı yanına aldı. Gazete kapanmadan yetişebilmek için, iş yerinden, iş elbisesiyle doğruca gazeteye gitti. Bu defa açıktı. Girişin sağındaki büyük masanın gösterişli koltuğunda uzun boylu, iri yapılı, beyazlamış gür saçları olan, Türkçe öğretmenlerinin Ahmet Mithat Efendi tanımlamasına uygun bir adam yazı yazıyordu. Karşısındaki koltuklar boştu. Daha gerideki ikinci masada, gazete okuyan iki genç vardı. Onların da gerisinde üzerinde "arşiv" yazılı bir açık kapı vardı.
Erhan içeri girince arka masadaki okuyan gençlerden biri kalktı, niçin geldiğini soran gözlerle ona doğru ilerledi.
"Yazı işleri müdürüyle görüşmek istiyorum." dedi Erhan.
Genç adam, gözleriyle yazı yazmakta olan Ahmet Mithat Efendi’ye benzettiği adamı işaret etti.
Erhan adama dönüp bekledi.
Ak saçlı, iri yapılı adam muhtemelen yazdığı cümleyi tamamladıktan sonra başını kaldırdı.
Erhan, el yazısıyla on iki sayfa tutan "Ölüm Yolcuları"nı masaya bıraktı.
"Bir hikâye getirdim." dedi. "Uygun görür, yayımlarsanız, başka hikâyeler de getireceğim."
“Bakalım!” dedi yaşlı adam.
Yazıhaneden tam çıkacağı sırada durdu Erhan. Geri dönünce yaşlı adamla göz göze geldi. Çekinerek, cılız bir sesle sordu:
"Sonucu ne zaman öğrenebilirim?"
"Üç dört güne…"
Adam, götürdüğü hikâyeden çok kılık kıyafetiyle ilgilenmişti. Erhan, yer yer çamur lekeli iş kıyafetinden, arkalarına basılmış kirli ayakkabılarından utanmıştı. Kalkıştığı işten pişmandı ve pişmanlığı her geçen saniye daha da artıyordu. Ona mı kalmıştı gazete yazarı olmak? Ah Yusuf Çavuş!
Ulu Caminin şadırvanında elini, yüzünü, ayaklarını, çoraplarını yıkadı. Çorapları kuruyuncaya kadar oturdu hem dinlendi hem de namaz vaktini bekleyen ihtiyarları dinledi. Az da olsa kendine geldi, "Çalıştığım işin, kıyafetimin, bulunduğum girişimin utanılacak yanı yok!" diye düşündü.
Sınav günü yaklaştıkça Erhan’ın heyacanı da artıyordu. En büyük şansı okulun yeni binalara taşınacak oluşuydu. Bu yıl öğrenci kapasitesi neredeyse iki katına çıkacaktı. Beş il içinde en çok öğrenciyi de Çorum’dan alacaktı. Bunlar Erhan’ın sınav kazanma, öğretmen okuluna girme şansını artırıyordu.
Ya Rüya…
Herhâlde Rüya’yı bir daha göremeyecekti. Öğretmen okullarını bitirenler, yüksek tahsil yapmak istediklerinde sadece eğitim enstitülerine gidebiliyorlardı. O, kesinlikle üniversiteyi düşünecek, öğretmen okuluna değil liseye gitmek isteyecekti. Kim bilir kafasında hangi yüksek ve paralı meslekler vardı? Zaten Ankaralıydı. Ankara, İstanbul, üniversitesi çok olan şehirlerdi. Onun yerinde kim olsa iyi bir üniversitede okumak isterdi. Ondan öğretmenliğe razı olmasını, hele de ilkokul öğretmenliğine razı olmasını beklemek olmazdı.
Bazen onu düşünürken, gözlerinin dolduğu, iri damlaların yanaklarını ıslattığı oluyordu. Onu hiç görmeden yaşayacağını düşündükçe içi bir tuhaf oluyor, varlığından bile haberi olmayan bir kız için ağlıyordu.
Gazeteye bıraktığı hikâyenin beğenilip beğenilmediğini üç dört gün sonra öğrenecekti ya çekine korka beşinci gün gazeteye gitti. Hikâyesini teslim ettiği uzun boylu, kalıplı, beyaz saçlı adam masasında oturuyordu. Dipteki masada bu defa iki değil, üç kişi vardı. Bunlar, hem gazete, dergi karıştırıyorlar hem de kendi aralarında konuşuyorlar, gülüşüyorlardı.
Erhan;
"Efendim, ben bir hikâye bırakmıştım…" dedi, beğenilip beğenilmediğini sormasına fırsat vermeden ak saçlı, kalıplı adam sözünü soruyla kesti:
"Ölüm Yolcuları’ydı değil mi?"
"Evet!"
"Üç gündür yayımlanıyor, görmedin mi?"
Erhan, şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemedi.
Adam, oturması için yer gösterdi, sonra elinin altındaki gazetenin ikinci sayfasını açıp Erhan’a uzattı. Öteki masadakilere dönerek:
"Üç günlük gazete verin!" dedi.
Tarih sırasına konulmuş üç gazete hemen geldi.
Ahmet Mithat görünümlü adam:
"Çorum Ses"in sahibi benim." dedi. "Hikâyeni çok beğendim, hemen koydum gazeteye. Başka hikâyeler getirirsen onları da koyarız. Belli bir seviyenin altında olmamak kaydıyla her türden yazıya yer veriyoruz. Çorum Ses’in, Çorumlunun sesi olmasını istiyoruz. Var mı başka hikâyelerin?"
"Çok!" dedi.
Gazete sahibi güldü.
"Onları getirirken bir de vesikalık fotoğraf getir." dedi.
Yaşlı gazeteci, gazetenin hem sahibi hem başyazarı hem yazı işleri müdürü hem haber muhabiri gibi çalışıyordu. Bu nedenle verdiğim hikâye ve şiirlerin hepsini bizzat kendisi okuyor, sonra "İkinci sayfaya, üçüncü sayfaya" gibi notlarla gazetenin basıldığı yere, Samsun’daki matbaaya postayla, posta gitmişse otobüsle gönderiyordu. Diğer yazı ve haberleri de aynı yollarla gönderiyordu. Altı sayfaya yetecek malzeme yoksa boşluklar Çorumluyu ilgilendirecek güncel haberlerle dizgi ve baskının yapıldığı matbaada dolduruluyordu. Gazete her gün (ilan ve reklâm da az geldiğinden) dolu dolu çıkıyordu. Bir gün gecikmeyle çıkan yöresel haberlerden çok köşe yazılarının, roman, hikâye, şiir ve röportajların, basından seçmelerin çok okunduğunu biliyorduk. Mahmut Ziya imzalı her başyazı büyük ses getiriyordu.
Ölüm Yolcuları’ndan sonraki hikâye ve şiirleri vesikalık fotoğrafıyla yayımlanmaya başlayan Erhan’ın ayağı gazeteye iyice alışmıştı. Bütün boş zamanlarında gazetede oluyordu. Mahmut Ziya ile de aralarında bir yakınlık oluşmuştu. Mahmut Ziya, onun yaz tatillerinde çalışmasını takdirle karşılıyordu. Yüzüne karşı söylemiyordu ama onu en az hikâyeleri kadar beğeniyordu. Ona güveniyordu. Çalışanlarının bulunmadığı zamanlarda işi çıkmışsa büroyu ona bırakıp gidebiliyor, saatlerce dönmeyebiliyordu. Erhan da saygıda kusur etmiyor, duyduğu güvene lâyık olmaya çalışıyordu. Hikâyelerini beğendiği halde şiirlerini anlamayışına aldırdığı yoktu. "Biraz soyut yazıyorum." diye kendini savunuyordu.
Gazete yazarlığı, özellikle de yazılarının fotoğrafıyla birlikte çıkması, Yusuf Çavuş sayesinde ona kiremit fabrikasında büyük ün kazandırmıştı. Çünkü her yerde, herkese Erhan’ı anlatıyor, yazılarını, resmini gösteriyordu. Fabrikanın çamurcularından, kalıpçılarından, yükleyicilerinden gelip Erhan’la tanışanlar oluyordu. Okulda Aylin’le Kübra, fabrikada Yusuf Çavuş…
Ay sonlarında eski kartlarını alarak günlüklerinin, fazla mesailerinin karşılığını ödeyen ve imzalı kaşeli yeni kartlarını veren patronun oğlu Ahmet ağabey bile bir gün kontrol sırasında "Yazılarını okuyorum, aferin!" demişti.
Yusuf Çavuş yanlarına her gelişinde Erhan’a takılmadan ayrılmıyordu:
"Kâtip, gazeteci de oldun ya senden korkulur!" diyordu.
Erhan, bir süre sonra "Kartal Karakoç" takma adıyla köşe yazısı da yazmaya başladı. Birinci sayfanın sağ alt köşesi onun oldu. İki sütuna sığacak biçimde köşesinin adını ve takma adını içeren bir de klişe yaptırılmıştı. Haftada bir yazısı bu klişe altında çıkıyordu. Takma isimle bile olsa artık yazıları birinci sayfadaydı. Bir gün bir tartıcının baskülü başında müşteri beklerken köşe yazısını okumakta olduğunu gördü ve dünyalar onun oldu. Demek ki okunuyorum diye düşündü. Haftada bir olan köşe yazısını ikiye çıkardı.
Bir keresinde yazısı, kendi köşesinde değil, küçük değişikliklerle gazete sahibi Mahmut Ziya’nın köşesinde başyazı olarak çıktı. Şaşırdı tabi. Bir yanlışlık olduğunu düşündü. İlk karşılaşmalarında bunun sebebini sormasına gerek kalmadan Mahmut Ziya Bey açıkladı:
"Sen öğrencisin!" dedi. "Müstear imza da kullansan, mahkemelik olursak açıklamak zorundayız. Bu konu ve bu üslup sana zarar verebilirdi. Bu sebepten yazıyı kendi adımla yayımladım. Ben sarı basın kartlı gazeteciyim. Bana zarar veremezler. Sen yine de kalemini korkak alıştırma! Sana zarar getirebilecek yazılarda benim adımı kullanırız."
Erhan önce zoruna giden bu açıklamayı, ayrıntılı düşündükçe kendisi için bir güvence olarak görmeye başladı. Mahmut Ziya’nın yazılarını sahiplenmesi gibi bir niyeti yoktu. Bir çocuğun kaleminden çıkan yazıları hangi usta gazeteci sahiplenmek isterdi ki? Mahmut Ziya Erhan’ı koruyordu. Mademki Erhan’ın yazılarını kontrol eden, gerektiğinde kendi imzasıyla onu koruyan usta bir gazeteci vardı, o halde her konuyu daha sert, daha cesur işleyebilirdi. Erhan da öyle yaptı. Giderek ustalaştı, yüze yakın köşe yazısından sadece birkaçı Mahmut Ziya imzasıyla çıktı. Bu arada Erhan da hangi konuyu hangi üslupla yazarsa suç işlemiş olur ya da suç işlemekten kurtulur, öğrendi.
GERİ |