Gönderen: A Kadir Dedeoğlu

BİR BAŞKA AÇIDAN KUŞADASI BULUŞMASI…

       

            

           Pürüzsüz bir deniz gibiydi gökyüzü... Bulutsuz... Masmavi...  Uçup gelmiştim... Bin yılda cilaladığı taşın üstünden kayan su gibi akıp gelmiştim... İlk gelen ben olayım diye koşup gelmiştim... Nasıl gelmiştim bilmiyorum... Gelmiştim işte... Ama yine de geç kalmıştım... Ayaklarım yere değdiğinde geç kalmanın tedirginliğini henüz üzerimden atamamıştım... Çekildim bir kenara, izledim... Önce gelenler, yeni gelen otobüsün kapılarını tutmuşlar, ineni kucaklıyorlardı. Zamanın verdiği olgunlukla, sessizce ama sımsıcak sarılanların yanında, yaşı başı bir kenara bırakıp çığlık atanlar da yok değildi içlerinde... Bir yıllık özlemler çoğunluktaydı belki, ama kırk, hatta kırk iki yıllık özlemler de vardı... Eminim o çığlıklar onlardandı, o kırk yılıklardan...
          Ama ben yoktum…

* * * * * *

          Öbek öbektiler orada burada... Herkesin bir söyleyeceği vardı besbelli. Kim söylüyor, kim dinliyor çözülmez... Yaklaştım en kalabalık, en heyecanlı grubun yanına. Kulak verdim… Kimi saçlardaki beyazlıktan, kimi yüzdeki kırışıklıklardan söz ediyor. Görünen o ki, kırk yıllıklar orada. Zira geçen yıl, önceki yıl, bir önceki yıl görüşenler o aşamaları geçtiler. Daha da yaklaştım. İşte oradaydılar, hem de bizim sınıftaydılar. Osman mıydı birisinin adı, diğerinin ki Mehmet mi? Tamam ikisini de gözlerinden tanıdım... Hem de onlardı..... Daha da yaklaştım. Uzattım ellerimi, sarıldım sımsıkı... Öylece kaldım... Beni fark etmediler bile... Onlar kendi aralarında, kendi havalarındaydı..... Ben öylece kaldım...
          Ama ben orada değildim...

* * * * * *

          Müzik canlıydı... Kemanın yanına dikildim... Masaları şöyle bir dolaştı gözlerim... Koyu zemin üstünde her birisi bir dolunay gibiydi masalar... Sarmalanmış sandalyeler birer yıldız gibi... Arkadaşlarımı gördüm her birisi bir yıldızda... Çıt yok... Nasıl elde etiğimi bilmediğim kemanı çenemin altına sıkıştırıp çektim yayı... Henüz yazılmamış en güzel şarkıyı çalıyordum arkadaşlarıma... Birer ikişer yıldızlarından kayıp en güzel danslarını sergilemeye başladılar... Ne kadar da mutluydular...
          Müziğin tam da o yerinde, birden keman elimden kaydı, yok oldu... Panikledim... O güzelim dans berbat olacaktı... Fakat o da ne? Dans en güzel şekliyle sürerken, keman kendi başına çalıyordu...
          E öyle ya, ben orda yoktum…

* * * * * *  

          Birisi "haydi" dedi masanın birisinde, diğerleri hep birlikte kadehlerini kaldırdı... Birisi "şerefe" dedi, bir başkası "şerefine"... Tokuştu bardaklar... Birkaç saniye durdu zaman... Bardaklar inerken "Yarasın" dedi birisi, "yarasın" dediler...  Yaradı... Tekrar dolarken bardaklar kımıldadım... Bir baktım elimde bir bardak... Bardağımı ben de uzattım... Doldu...  Bu sefer kimse "haydi" demeden kalktı kadehler... Ben de kaldırdım kadehimi... Masaya dokundurup uzattım ortaya... Baktım kadehim boş... Uzandım, tokuşturamadım...
          Ben o masada yoktum…

* * * * * *

          Gelemeyenlerin iletileri okunurken, gelenlerin hüzünlendiğini gözlüyordum... Hemen herkesin özellikle katılmasını istediği birisi mutlaka vardı. Ayrıca kim olursa olsun o kişi bizden birisiydi... Hüzün ondan olmalıydı... Aslında buluşmanın her anında hüzün vardı... Halay çekerken, şarkı söylerken bile... Okunan iletilerdeki özlem ve sevgi yüklü cümleler, elbette hüznü yoğunlaştırıyordu...  
          "Orada olamadığım için kıvranıyorum." " Eyvah! Bu benim iletim..." Kollarımı sallıyorum, kendimi göstermek için, zıplıyorum... Boşuna... "Şu anda oradakileri kıskanıyorum." Bağırıyorum bu sefer, bağırıyorum, bağırıyorum... Bağıramıyorum... "Hepinizi selamlıyorum." Ne yaptıysam Hasan Ali'ye kendimi gösteremiyorum...
          E göremez tabi, ben orda yokum ki…

* * * * * *

          Zaman ne kadar da çabuk geçiyor..... İşte bitti... Hüzün tütüyor ortam... Kimse ne diyeceğini bilememenin zorluğu içinde... "Seneye görüşürüz"  derken yüzlerde tanımı zor bir ifade... Öyle ya seneye kim öle, kim kala...
          "Haydi, fotoğraf çektiriyoruz arkadaşlar." Gevrek bir ses, herkesin bir araya gelmesini sağlamıştı bir anda... Toparlandılar, sıklaştılar, "çekiyorum" sesiyle gülümsemeye çalıştılar. Bir koşu kendime bir yer buldum. Kimdi bilmiyorum, kolumu yanımdakinin omzuna attım. Gülümsemeye çalıştım, olmadı. Zorladım kendimi, beceremedim... Flaş patladı, herkes dağıldı… Ben öylece kaldım...
          Nasıl oldu bilmiyorum, bir ekranda o fotoğrafı gördüm... Beni göremedim... 

          E ben orada yoktum ki...

* * * * * *

          Ayrılık geldi çattı... Yaz sıcağında bir maşrapa ılık su içer gibi içildi dostluklar şu iki günde... Doyulmadı...  Herkes birileri ile kavilleşiyor... Herkes önümüzdeki yıl için herkesi tembihliyor...  Herkes birini bırakıp diğerini kucaklıyor... Eller bir türlü ayrılmıyor... Hele yürekler...

          Kucaklaşmak istiyorum... Uzatıyorum kollarımı birisine, yetişemiyorum... Öbürüne sarılıyorum, kayboluyor... Bir başkasına dokunuyorum, ilgilenmiyor... Yakalıyorum bir başkasını, başkasıyla kucaklaşıyor... Yoruluyorum... Bir türlü birisi ile kucaklaşamıyorum...

          Orada değilim ki...

* * * * * *

          Elma ağacımızı sahiplenen serçelerin ayarsız şarkıları hiç bitmezken, iğde ağacı ile hanımellerinin kokusu, baskın çıkma uğraşını tam da burnumun ucunda sürdürüyorlardı. Uyandım. Gözkapaklarımı araladığımda ışık tüm aceleciliği ile daldı içeri. Zorlandım bir zaman... Güç bela görebildim duvardaki çatlağımızı... Yerindeydi...  Eşime söylemediğim köşedeki örümcek de... Açık pencerenin tülü, üzerindeki erik ağacının yapraklarının gölgesini ırgalarken, duymaktan hiç bıkmayacağım o ses her şeyi sildi;
          -"Günaydın..."   

* * * * * *

          Bir mayıs serinliğinde iğde ağacının altında nefes alır gibiydi gece...  Ürpertici...   İpek tüylü bir kediyi okşar gibi, tedirgin, huzur verici...

Paylaş  

counting webpage visitors

İLETİLER SAYFASINA DÖN